FLİKOSTON

Bu sayfayı paylaş

Dünya Hali / Editörün Seçtikleri / Genel

Toplumu Savunmak mı Gerek?

İlk gördüğümden beri çok hoşuma giden ve çok şey anlattığını düşündüğüm bir resim var. Resimde gördüğünüz üzere çitin öteki tarafına geçmiş bir koyun önündeki boşluğa bakıyor (kendisine Sarter diyelim), çitin diğer tarafında ise bir sürü koyun alışık olduğumuz bir şekilde alana dağılmış durumdalar. Resme baktığımızda, aklımıza ilk gelen şey Sarter’ın “özgür” bir koyun olduğudur, çitin dışındadır çünkü o. Peki, gerçekten özgür müdür?

Sarterındüşündürdükleri 1

Gerçekliğin Sosyal İnşası diye Peter L. Berger ve Thomas Luckmann’ın yazmış olduğu ünlü bir kitap var. Bu kitapta anlatılan gerçeğin farkına mezuniyet sonrası vardım. Özellikle iş aradığım dönemde, toplumdaki yozlaşma ile de ilk defa yüzleştim. Anlaşılan eğitim hayatı, beni yaşadığım toplum ve toplumun “gerçeklerine” yabancılaştırmıştı. Özellikle iş arayışı döneminde yaşadıklarım, toplumda gördüğüm ikiyüzlülük, günün sonunda beni “gerçeğin doğası” üzerine düşünmeye itti. Yanlış bildiğim çoğu şeyin “doğru” olarak kabul edildiğini ve hayatın buna göre aktığını görmek, benim için büyük bir büyü bozumu oldu. Toplum tarafından kandırılmış gibiydim. Öte taraftan, toplum denen soyut varlığın maddi gücüne şahit olmuştum. Bu gücün, çizginin yanlış tarafındakileri iyi kötü ayırt etmeksizin yok ettiğine şahit olmuştum. Seinfeld dizisinde de bir sahne var, dizinin en komik ve loser karakteri olan George Costanza birisine tavsiye verirken şöyle bir cümle kurar “Unutma, eğer inanırsan yalan değildir.” İzlerken gülüp geçtiğimiz bu cümle, aslında bize çok şey anlatabilir. Toplum kendi yalanına inandığı zaman gerçekten de o bir yalan olmaktan çıkıyor. Gerçeğin toplum tarafından bükülebildiğini görmek, benim için her şeyi sorguladığım bir dönemin başlangıcı oldu. Başka ne olabilirdi ki? Geçmişte uzunca bir süre dünyanın düz olduğuna inanmadık mı? Dünya düz olmasa da tüm hayatımızı onun düz olduğu varsayımı üzerine inşa etmedik mi? Bunu inkâr edenleri cezalandırılıp yakmadık mı?

Doktorada bir film izlemiştik, filmden bir sahne dikkatimi çekmişti. Filmin adı Swing Kids, hikâye Nazilerin Alman toplumu üzerinde etkili olmaya başladığı 1930’larda geçiyor. Filmde, kendilerine Swing Kids diye adlandıran, Amerikan müziğini, İngiliz modasını ve Harlem argosunu seven gençlerin Nazi konformizmine karşı gösterdikleri direnci görmekteyiz. Filmin bir sahnesinde başrollerden biri annesinin görüşmeye başladığı Nazi askeri için “Bay Knopp bir nazi” diye itiraz ettiğinde, annesi çok ilginç ve üzerinde düşünmeye değer bir cevap vermişti: “Ne olmuş yani, tüm ülke nazi!” Herkesin Nazi olduğu, Nazi olmanın sosyal bir norm, bir kaide olduğu ve hatta Nazi olmamanın bir maliyetinin olduğu bir sosyal iklimde, bireyler buna neden karşı çıksın ki? Peki, buna karşı çıkmak mümkün müdür?  Hannah Arendt Kötülüğün Sıradanlığı kitabında Nazilerin Yahudilere yönelik uygulamalarında önemli bir rol oynayan ve herkesin bir canavar olarak gördüğü Adolf Eichmann’ın aslında sıradan bir kişi olduğu, yaptığı kötülükleri bir memurun görev bilinci ile düşünmeden yaptığına dair tespiti bu anlamda dikkate değerdir. Bu tespit devamında cevabı zor birkaç soruyu daha sormayı gerektirmiştir; Soykırımdan sadece görevli askerler mi sorumludur? Alman toplumunun Yahudi soykırımında hiç suçu yok mudur? Bireyi her anlamda şekillendiren toplum ve kültürden bağımsız mı değerlendirmeliyiz?

Bu kısa yazıda toplumun birey üzerindeki etkisine dikkat çekmek istedim. İnsan, bildiğimiz üzere toplumsal bir varlık, doğumundan ölümüne kadar diğer insanlara varoluşsal şekilde bağımlı. Hayata verdiği anlam ancak başka insanlar varken bir anlam ifade ediyor. Tumblr’da kazara denk geldiğim bu resim ve çiti aşmış koyun Sarter, bana bu düşünceleri çağrıştırıyor. İnsanlar, belki de çok küçük bir grup, Sarter gibi çitleri aşıp kendini toplumun sınırlamalarından kurtarmış olabilir, ama bundan sonra ne yapacakları gerçeği ile baş başadırlar. Birey hayatına yön verebilmek için, diğer insanlara ihtiyaç duyar; toplum ise bireyin diğer insanlarla etkileşim ihtiyacından doğar ve zamanla onu sınırlayan bir konuma gelir. Garip bir şekilde, toplumun bireyi sınırlandırması aynı zamanda bireyin özgürleşmesidir. Bu nedenle, bir adada tek başına yaşayan Robinson Crusoe’un özgürlüğünden bahsedemiyoruz. Fakat bireyi her anlamda sınırlayan bir toplumda da birey, “birey” olarak var olamaz. Bu nedenle, günümüz dünyasında, bireyin toplum karşısında otonomisini korumaya çalıştığı bitmek bilmeyen bir mücadeleye şahit oluyoruz. Bizzat mücadele ediyoruz.

Emrah Yağmurlu

Bu sayfayı paylaş

Yanıt

E-posta adresin yayınlanmayacakZaruri alanlar işaretlendi *

HTML etiket ve özellikleri kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>